Blogger Template by Blogcrowds.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

çünkü..

çünkü hayallerimi bir çocuğun eline bırakıp kaçıverdim olay mahallinden ben. çünkü çünkülerle başlamazdı paragraf denilen. çünkü kalmadı işte verilen sözlerden tek bir parça. yalandı hep. kağıtlara dökülecek tek bir kelime kalmadı. büsbütün çaldılar onları benden. kimseyi suçlamak istemem. çünkü böyle öğretildi küçüklükten. ve sen.. ne zaman aklıma gelsen, birkaç tastamam sevgi cümlen, parçalara bölündü ellerimi kestiği yerden. yalandın hep. ve bende aynı saflık... inanıverdim tam da akıllandım sanılan zamanlarda. çünkü'lerimi tüketmeyen bir tek olsun istedim. bana ait, beni bilen. bulamamışsam o teki, bulup da kaybettiğimi sandıysam, sadece sandıysam yahut... ne fark eder... sözcükler varmıyorsa artık bana; ne ben onlara sadık kalabiliyorsam, ne onlar bana... ne farkımız var ki senden.. hep onlarla olacaktım değil mi ben? bak.. tam da sana ait sözlerden. yalandı hep. her kelime savrulup kendi kuytusuna ilişti şimdi. çünkü hayallerimi bir çocuğun eline bırakıp kaçıverdim olay mahallinden ben. gören olmadı. şimdi tüm sözcükler, bu körlüğün uzağında kalmalı.

06 Ağustos 2009 Perşembe

deniz'e değen yabancıdan sonra.. geride..





sonra.. sonra.. bakışlar eskir, gözlerinde yansıman'ın olması aşkından değil, karşısında dikilmendendir.


bir çekilsen.. yarıp geçse kalbini.. çok da kanatmadan öyle, çok günah toplamadan, ahını da almadan hiçbir vakit sıyrılabilse senden... o hiç söylemese gerçekleri de sen anlasan, o senden geçmese de, sen önünden çekilsen..hiç yaşanmamış gibi, sessiz, sakin, bitiverse..


aşk dediğin, nankörlüktür sadece. bakma şimdi seni tek başına bırakıp yoldan çekilmesine! masum değilsin o kadar. unutulduğunu unutacaksın bir zaman sonra. gözlerinde olmayışın ne kelime, gözlerini unutacaksın düpedüz. o zaman aşkın adı yeniden ve yeniden nankörlük olacak. tek taraflı olmayan hiç, hep karşılıklı...


sonra.. konuşman için, tek kelimen için can atan kalp, uzaklara takılır, senden ötelere. artık kelimelerin hep orta yere. görmüyor musun? ne kulakları ne de kalbi sende. o hiç söylemese tüm bu gerçekleri de sen anlasan, o senden geçmese de, sen önünden çekilsen...utandırmadan onu hiç tükettikleriyle. konuşmadan, hiç konuşmadan hem de. sen de onun sesini unutacaksın bir zaman sonra. kabul etsene! yolunu değiştireceksin gördüğünde. suratı, bakışları, tavrı bir karikatürü andıracak, neden diyeceksin, neyini sevdim ki, niye özledim ki diyeceksin onca zaman..o birdenbire unutmuştu, ben niye aynını yapamadım, ne büyük salaklık.. kendine hesap soracaksın.


aşk dediğin salaklıktır sadece. varsa bulabildiğin daha kibar bir kelime, kullanabilirsin elbette. zeki olamazsın o kadar, böyle küçük bir dalgayla alabora olabiliyorsan, susturamıyorsan hıçkırıklarını, gözlerini hatırlıyorsan hala bitmiş birinin, sandığın kadar zeki olamazsın. yutkunursun sadece, yeniden başlama masalını uydurursun her yeni gün, “dünya dönüyor o dönmese de” dersin, her yerin yalan dolan.. her gece yeni bir şarkıda itiraf eder bünyen yalanlarını. o dönmedikçe her yanın yara bere, bu kadar zavallısın işte.

sonra.. sonra.. pişmanlık kalır arkada. bir geçse de karşına, sayabilsen hepsini. ben seni kaybetmemek için, sen üzülme diye attım kendimi bu sulara diyebilsen.. ne hissettiğimden bile emin değildim başlangıçta, sen alıştırdın beni kendine, şimdi böyle birden bire nereye? sorabilsen.. bencilliğinin bir başka adı olsa, nankörlüğünün... kabullenebilsen..


bitmiş bir aşkın hesabını sormak da bencilliğe dahil, biliyorsun değil mi bunu da? niye bu kadar çok şey biliyorsun? “karşılıklı her şey” diyen de sendin değil mi? susan da sendin, konuşan da. sırf o’nun için ayaklarını kanatmayı göze alan da sendin, onu oralarda yalnız bırakmamak adına. O dikenlerden sıyrıldığında, oracıkta kalan da.


“bırak düşünme bu kadar, koyver biraz hayatı..”

kolay her şey bu kadar işte. öyleyse sendeki bu telaş niye?
telaşsız var olabildiğini de görmüşken, elimizde hazır örnek varken.. niye?


oysa.. daha geçenlerde.. sen miydin gözleri gülen sem.. ne garip! gördük, hepimiz görebildik o anlarını. içinden geldiği için gülüyordun, gözlerinden okunuyordu herşey, yapabiliyordun! yoktu sevincini gölgeleyen, yoktu diğerlerinden habersiz çok derininde durmadan kanayan, kanatan bi yara. yaraların onarılmış mıydı sem? yapabilirsin yeniden..


bırak tüm hikayeleri arkanda. taşıma onları boşa..

gördük hepimiz, sendin gözlerinin içi gülen. bir mutluluk olsa yeniden, sebeplensen.. hep bayram yeri olsa buralar senin için. istanbul olsa.. esse üzerine, rüzgarı sevsen. bir kez daha yakmasa canını.. ılık ılık, dağıtmadan saçını başını, dağınıklığının dahi bir düzeni olsa yahut.. koyver biraz hayatı diyen sesi unutup, söylediklerine versen kulaklarını... hep, hep istanbul olsa.. hep mutluluk.. içinde bir deniz doğsa, boğmasa hiçbir zaman senden uzaklığıyla.

22 Haziran 2009 Pazartesi

"düş" biter bir süre sonra?

bir gün uyanırsın. / uyandım.
neydi önemli olan senin için, neye değiştirmeye çıkılırdı yolculuklara, ideal kelimesinin kaynağı neydi, neler senin yolunu belirlerdi bilemezsin. / bilemedim.

demiştim ki ben bir süre önce, o hayatımın büyük dönemeci diye önüme sunulan tarih gerçek bir dönemeçse eğer tarihi, saati nasıl olur da bu kadar net bilinebilir? bir yıl önceden belirli dönemeç mi olur? böyle gitmek mi olur üç saatin neticesine sığdırılmış? yada böyle kalmak mı olur? herkese aynı sorular mı sorulur gitmek-kalmak, ne olduğunu bulmak için?

haklıydım.

bir gün uyanırsın. / uyandım.
hangi şehri, hangi denizi özlediğini şaşırırsın. adı düşten istanbul, bir muamma olur senin için, düşünüldükçe uykuları kaçıran; boğazını sıkıştırır, kazanmak dedikleri kendini lanetli bir keşmekeşe bırakmak olur senin için. ankara denizsizdir, tatsızdır, duvardandır; ama neden bilinmeden, “keşke”n olur, "lütfen" olur, korkusuzluğun diğer adı olur, ulaşman için kendisine duvarlarına tırmandırır. izmir, “yani bilmiyorum”dur, ege’dir, sevdiğindir, ulaşılası gördüğündür; ama bir günlük izmir gezinden aklında gecekondular kalmıştır: büyük bir köy!, gene de adı güzeldir, şiirdir ama sıralama denen şeyden hep yenik çıkar izmir, hep boynu bükük, geride kalır. eskişehir yepyenidir, bahçeleri cennet, izmir büyük bir köyse eğer, eskişehir küçük bir cennettir, bunu bilirsin; ama yetmez. yetmez. yetmez. elinde kalan tek şey yetirememektir. / yetiremedim.

bir gün susmuşsundur, ama bu sefer hak’katen! “yıllar sonra nerde olmak istersin” deseler, vereceğin cevap kırkını çoktan doldurmuş, çalışmaktan pek yorulmuş, kimyasal ilaçlardan midesi yoğrulmuş, denizkıyısıköyünü düşleyen adam/kadın’ın cevabıdır. on yedi deliliğinin değil. “on yedi” dese biri gülersin, çok küçük gelir, ufacık, tefecik, “ah o günlere dönsem” denilesi... oysa sen de on yedisindir. farkına varman gerektiğini bile bile gömülürsün derinine. geçici olsa bu halim dersin. / umut ettim.

başka bir ülkede, başka bir isimle var olsam... çok mu farklı olurdu her şey tadında sorular da başlamışsa eğer, türkiye’yi almışlardır senden. ülkeni yani, topraksal, yani yüreksel bir şeyi... yeniden var etme istediğini almışlardır. yenilgiyi bırakmışlardır geriye. nefret varsa içinde herhangi birine, herhangi bir zümreye, “halk”a, kendine... kurtarılabilir gene de halin, farketmesen de. ama o bile yoksa, artık “herkesi hatasıyla, sevabıyla...” kabulleniyorsan, hatta artık bunları düşünmeye gerek duymuyorsan, eskiden düşündüren neydi anımsamıyorsan... cümleleri tamamlayamıyorsan! / tamamlayamadım.

bir gün uyanırsın. / uyandım.
“yeniden uyumak için çok geç.” demesin kimse hallerine. kimse sana “nasıl yani” demesin. anlıyormuş gibi de yapmasınlar. yalnızca anlayanlar konuşsunlar –ki onlar susar!-.

dilek ağaçlarına asmıştın tüm dilekleri kalbinde, kendiliğinden uçacaktı o dilekler bir yanlışlık var bu işte. dalları koparılmış bir ağaç kaldı şimdi geride.

ve bir de bilinmezlik elbette:

dileğim mi kalmadı dallara tutturacak,
yoksa dilekleri asacağım bir yer mi kalmadı ağaçta?
“o günler”den geriye ne kaldı?
sahi, geriye benden kaldı?


-21.o6.o9-

26 Mayıs 2009 Salı

dıştan merkeze-ilk kez böyle...

ben susuyorum O'na. O'na susamak, susmak O'na... yaptığım bu. hiç bitmeyecek sanırım üzerimdeki bu bilinmedik duygu. kapıları zorlayan, paldır küldür girip, buyur etmeden oturan ve hiç kalkmayan. geç oldu artık bakışlarımdan anlamayan bir duygu bu.
hiç bitmeyecek sanırım üzerimdeki bu bilinmedik duygu.

daha önce..
daha önce demeye varmıyor dilim, çünkü sanki daha öncesi yoktu. aşkın tek yalın hali, ilk hali bu. toyluğumu vuran yüzüme, beni benden uzaklaştıran, beni ona katıp karıştıran.

hep acı, hep acıymış gibi bu cümlelerle değil mi? oysa öyle değil ki..

canım sıkıldığında, daha doğrusu onun yüzünü görememezlikten bunaldığımda, hep bir tepede bulup kendimi, oradan şehri seyreylemeye koyulmam O’nun yüzünden. yüzü, sürekli beni çağıran, yanına gittiğimde kaybolan, kabus-rüya karışımı. öyle güzel ve öyle ulaşılmaz ki.. dünyanın tüm manzaralarına erişemesem de şimdilik, bulunduğum tepeden görebildiğim kadarıyla kainata bakmak, ona bakmak gibi bir şey. bu yüzden, evet bu yüzden aşağılara hep büyük bir tutkuyla bakmam. uzaklarda yüksekler hala beyaz, düzlükler yeşil ve gök mavi. her şey olması gerektiği gibi. o, gülümsediğinde yemyeşil; baktığında anlamlı, mavi. O’nun kalbinde bir köşe hala buz ve hep buz. öyle çoğul, öyle zıt ki... bu yüzden yukarılardan seçebiliyorum ondakileri.

o biliyor mu bunu? kim bilir... öyle karışık ki, öyle karıştırmışlar ki onu benden önce, çöz çöz bitmeyecek düğümleri. o bunu biliyor, o kendini biliyor. her seferinde olduğu gibi, yalnız aşığın bağlarlar gözlerini. bir benim görmeyen kendini.
beni seviyor. biliyorum. hiç yalan söylemedi ki bana, seviyorum diyen ta içiydi, yalnız ileten dili. ama onun sevgisi... benimkisi gibi değil. bunu da biliyorum. kendi söyledi. hiç yalan söylemedi ki bana, sevgisini aşk sandıran ta kendimdi. O'nun bunda ne suçu var ki?

ismini, cismini hiç bilmediğim adamlar yağmalamış kalbini. öyle görünüyor buradan. düşünmek bile can yakıcı: benim olmasa da, onun bir öncesinin olması. benden öncesi... ne komik. sanki şimdi O’nun için zaman benmişim gibi. sevgisi, aşk kadar büyük; aşk kadar tutsak değil ki. sıradan kalmaya, belki bir gün yok olmaya meyilli. gerçi O'nun bunda ne suçu var ki?

ama içime bir kere girmişken çıkmayı hiç aklına getirmeyen de O değil mi? o istemese ne işi var kalbinin bende? ne diye sureti hiç durmadan gözlerimin önünde? aramıyorum işte eskisi gibi. çocukça neşesinden ve aniden gelen karamsarlık bulutlarından yoksunum artık. O'ndan yoksunum.

çözecekse kökten meseleyi bu mesafe,
yaram niye sustukça daha da iniyor,
derine?




not1: kendimi o kadar çok yazdım ki, yazılmalıydı artık bir başkasınınki.
not2: böyle mi olur yıllar sonra bilemem ama mektup yazıldıktan bir gün sonra tesadüfen karşıma çıkan şarkı* garip bir işaret gibi:


özledim seni
bugün sebep yokken
uzansam hayallere dokunurum sandım bak
yıllar geçmiş üstümüzden
hala ilk günkü gibi aklımdasın
özledim seni, özledim seni

sen duyduğum
en güzel cümlenin en güzel öznesi
tanrının unuttuğu bu kentte
cennetten düşen bir manzara gibi
özledim seni özledim seni


söylenecek çok sözüm vardı
hepsi yarım kaldı
neler ummuştum hayattan
elimde ne kaldı
kırılan kalbim miydi yoksa
karnımdaki bu sancıyla
küflenmiş ruhum unutmadı
unutmadı seni hala
özledim seni

grup 110-özledim seni


25 Mayıs 2009 Pazartesi

"sonbahar" şarkısı



herkesler giderken mersine,
bizimki gitti tersine,
ondan sebep olsa gerek,
son zamanlarında
sıkışmış kalmış en köşelere

okur-yazar idi oysa bas baya,
pis işlere bulaştı göz göre göre,
düştü lağımların en derinine.
düş kurmak diye yıllarını
heba etti boş yere..
şimdi duyan yok sesini,
konuşası da yok zaten yazık,
bir sesler kaldı yanında:
tünel kazma çabaları ve yediği kazık

hayata dönüş diye bilindi en güzel yılları,
bir daha asla özüne dönememek pahasına,
operasyonlar mı geçirmedi,
yağmalanmadı mı genç bedenleri
ama bunlar önemsizdi pek tabii,
kurtaracaktık ya ülkeyi,
ha pardon,
hayallerimiz daha mühimdi
ülkeyi değil,
evreni..

evrene de Evrenler bulaştı lakin,
ipe asılı çocuklarla bitti mi sandınız,
yalnız iple biter mi
koca ülkenin hayalleri?
daha nice operasyonlar,
nice f tipleri,
yusuf bizden iyi bilir o halleri.

on yıl da biter,
otuzu da,
daha geçende vereceklerdi el kadar çocuğa,
23 yıl ceza.
çıkınca çok sevecek bu ülkeyi,
niyetimiz o belli ki.
hoşgörümüzden sebep tüm bunlar,
milletçek çok severiz hoş görmeyi,
zaten esasında müebbetti bu kalleşlerin
hakettiği.

bitmiş işte onunki de,
demir kapılar açıldı mı bir kere,
görün siz o zaman maviyi, yeşili,
hele bir de tüketmekteyse elindeki sigara,
ciğerlerini.

öksür öksür bitmez dünya,
boğazından sökülenler,
yılları akıtacakmış gibi davransa da,
seni kandırmakta.
insan önce,
kulağında kalan marş seslerini
söküp atmalı,
sol yumruğunu usulca indirmeli,
görmemeli iki ayaklıların hallerini,
eğer varsa bırakmalı elindeki kalemi,
ölüme çeyrek kala
hâlâ ve hâlâ
öğret/nmeye olan hevesinden
vazgeçmeli
yok etmeli söz verdiği
tüm bisikletleri


insan önce,
kendi gibi olmayana varmalı,
ama sen ne yaptın yusuf,
bir fahişeyi bulup,
onunla koşmaya çalışınca
yeni dünyaya,
sarpa sardı hallerin.
o da kayıp sen gibi,
kendini bulamamakta.
...
..

üç nokta ve
üç nokta.

çocuğu var kadının çok uzaklarda,
üzerine çıkan adamlar,
bilecek değil ya bunu,
hem o adamlar herkesten iyi bilir ya
namusu, onuru,
bu yeter yani.
oysa okşadıkları evlerinde uyuyan kız çocuğu,
üzerinde inledikleri,
hep kendi çocuklarının sureti.
bilecek değiller ya bu gerçeği.

ama kadın bilir,
bilir ve gidelim der cesur,
oysa içinde bir el gizli,
göze alamamaya görevli,
sonu yok bunun çünkü,
ayakları taşıyacak eninde sonunda,
her yere,
kara geçmişini,
yoksa eminiz
o da istemezdi
yusufu bırakıp gitmeyi.
...


kadın gidince tabi,
yusuf kaldı tek,
ve mahkum zaten olmaya hep yek.
özüne dönememe operasyonu dedik ya,
bulamayınca kendindeki kendini,
karadenize sığındı mecbur,
hırçındır oranın denizi.
dalgalar yutsun diye bedenini,
oracıkta sonsuzluğa karışmak tek isteği.


dalgalara değilse de
toprağa karıştı yusuf finalde
sigaranın suçu mu bu
kaderin oyunu mu
yoksa
söylemeye dilim varmaz
amma
onca slogan,
onca emek,
buraya mı varmak için hep?
büyük işler yapayım derken,
küçük çentiklere
hapsedilmek

10 Mayıs 2009 Pazar

belki, belki..

Mısra 542/...tunç devri

Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilim adamlarımızın kesinlikle tespit edemediği tunç devri, halkımız için bir altın devri olacaktır. Bir kısım ilahiyatçılara göre bu devir, İsa’nın İkinci Gelişi'yle aynı zamana rastlayacaktır.

Tunç devrinde insanlarımız arasında, birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş ve halk şeklinde yapılan ayrım ortadan kalkacaktır.

Umumi nakil vasıtalarında biletçiler, halka, bay ve bayan gibi kaba tabirlerle hitap etmeyeceklerdir.

Şoförler halka eziyet etmeyeceklerdir. Bozuk para bulunduracaklardır.
köylüler, en kalın elbiseleriyle, güneş altında çömelerek saatlerce devlet kapısında beklemeyeceklerdir.

Apartman kapıcılarının saltanatı sona erecektir.

Kalabalık caddelerde oyuncak satan esmer adam, kemer satan ve olduğundan yirmi yaş fazla gösteren adam ve küçük şişelerde ne olduğu anlaşılmayan bir sıvı satan ve sarası yüzünden sık sık kaldırımlara düşen adam ve meyhanelerde fıstık satan gözlüklü genç adam ve gene meyhanelerde kasap oyunu oynayarak hayatını kazanan Koço ve artık yaslandığı için rakı isteyince serap getiren garson Tanaş,bu zavallı durumlarından kurtarılacaktır.

Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklâmcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgahtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yasamak isteyenler rezil olmayacaklardır.

Delilerle alay edilmeyecektir. Mahalle çocukları böylelerinin peşine takılmayacaklardır.
Para kazanamayanlara serseri denilmeyecektir.

Babalar, kızlarını her çeşit insana vereceklerdir.

Sokak köpeklerinin durumu düzeltilecektir.

Çocuklar, masallarla ve Allah’ın vereceği cezalarla korkutulmayacaktır.

Taşradan gelenler, şehirde doğmaktan başka meziyetleri olmayanlar tarafından hor görülmeyeceklerdir.

Kurnazlık ortadan kalkacaktır. Bu konuda sıkı tedbirler alınacaktır.

Yüreğimizi ezen bu sıkıntı, başımızdaki bu ağırlık kalkacaktır.

O zaman, bin yıllık saltanat başlayacaktır. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha sürecektir. Bin yıl daha, bin yıl daha...

Oğuz Atay/ Tutunamayanlar

30 Nisan 2009 Perşembe

nisan'a




bahara sakla gözlerini, en çok yeşile yakışacak zira.
bir çiçeğe isim ver, o da çocuktur kendince.
boynunu bükmeden fotoğrafların olsun onunla, onu çizdiğin resimlerin.


bir köpeği sev mutlaka.
gel istersen benimkini sev, ölmeden o, bir an önce yap bunu.
çünkü gözlerinde hüzün var onun.
anlaşılması zor fek’at gördüm iyice.
karalardan karaydı gözleri ve içinde saklı tüm denizleri.
sev onu, bak gözlerine mutlaka.



gökyüzüne bakmadan sakın bitirme baharı.
otur bir pencereye oradan bak, bana baktığın gibi.
zaten ikimiz de ‘sema’ değil mi?
çeşit çeşit kuşlar uçacak sen oraya baktığında.
aklına ne cümleler, ne kareler, ne hikayeler, ne anılar, ne hayaller gelecek.
bulutlar ve kuşlar, bir şeyler anlatır her zaman insana.
bu gerçeği unutmadan seyret onları.
ve kalktığında illaki gülümser olsun dudakların.
not düş bu anı aklına.





ha bir de...
o leylek benim için, elleme sakın.
öyle uçacak defalarca.
ben onu uçtuğu kerelerce havada telaşla, sevinçle göreceğim.
yazın umudu o. geçen yazın, sus payı olacak bana.
ayaklarım yerden kesilecek, bak gör.
demiştim, diyeceğim.




sen şimdi yap tüm bunları, baharlardan bahar seç sonra bana.
bir bahar sana, bir bahar bana; öyle yaşayalım bu hayatı.
güzellikler hep kardeş payı. sakın unutma.






*ilk resim bahçemize aittir. lalemin bahçeleri, bahçemin laleleridir.

25 Nisan 2009 Cumartesi

gecikilmiş kavuşma, beklediğin kavuşma değildir. hasret gidermez, ten yakmaz, ateşe tutulmaz.

bu kadarını bekler miydim? ne kadarını? bu kadarını işte. tasavvur edilebilir türden değil. ama komik. ama can yakıcı. ama tezat şeylerin kardeşliği bu hayat da zaten. o telefonun başında bu işin niye başlamaması gerektiğini, niye olamayacağını anlatan ben miyim? bu realist bakış açısı nereden kaynaklı? on yedi yaşa yakışmayacak bir mantık birikimi mi, yoksa özgürlük tutkumun yalan sebeplerle dışa vurumu mu yani on yedi yaşın oyunu mu? iskender böyle anlatmamıştı bana, sen gelecektin ela bir günde. mantıklı olan sendin gene. büyük cümleler sende, bükük dudaklar bende. beni diriltmeye gelmiştin, tam da bırakıp gittiğin yere. belki oradan çok daha güzeline, her neresiyse.


oysa şimdi zaman tersine işliyor. tarihler şımarık, “yanıldın küçük hanım, yanıldın” diyor. ben, kendimi inandıramazken bir vakitler, şimdi karşına geçmiş “bitecek, bitmeli” diyorum. bensiz günler, uzamayan geceler vaat ediyorum. çocuktum ben daha dün, yapış yapış, zırıl zırıl. kanıyordum daha dün, öykülerim hep zarar ziyan. daha dündü, gelecek diyordum. ha bugün ha yarın. iskender okumak büyük çukurlar ister, dolmuyordum.

herşey... evet herşey.. canımın artık iskender okumak istememesiyle başladı değişmeye. gözTaşlarım hafiflediğinde. herşey... düş sokağı’nı dinlemeyi askıya alışımla, sonra işi ileriye götürüp murat yılmazyıldırım’ın sesini komik buluşumla devam etti. şimdi geldiğim yere şaşmamak lazım. ellerimin titrememesi, sesimin kendini susturmaya mahkum olmaması, o çukurun sezdirmeden, sakince dolması. (ki bilerek: "o boşluk doldu sanırsınız. oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.*) birdenbire değil, günden güne değişen bu acı... şaşmamalı. hayat, “nereden nereye geldik” şaşkınlığıyla sorulmuş sorular toplamı.

“benim için bu aşk bitmiştir” türü bir efelenme değil bu, kafa karışıklığı değil. bitmiştir. sadece bu. biz en iyisi, tahminlerimi hedefe vardırmaya başladığım gün, eskidiğim gün yeniden araşalım! başlasın diyeyim, başlamayalım. öleyim, dağılayım defalarca. işte olursa öyle bir gün, o gün buluşalım.

*murathanmungan

18.04.09

de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
istanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak..
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
işte o vakit bana-doğrudur!-
şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!

bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!
inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kapli kitaplardan çıkartılacak..
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

küçük iskender

23 Nisan 2009 Perşembe

övünün büyükler!

gün 23 nisan. konu: çocuk ve türlü egemenlikler, şirinlikler, “ne çok seviyoruz sizi”ler...

ama daha dün...
okuldan eve dönerken, stadyumdan geçme mecburiyetim yüzünden, "o kadın"ın sesine, çığlıklarına maruz kalan ben...
“kızıııııımm! kime diyorum! sen niye ordasın yeşilli? geçsene yerine!”

onlar çocuktular. en fazla 15 olan, bazen ufak bazen tefek, bazen bilmiş, bazen sinmiş ama her nasılsa şu bahar günü yeşile, pembeye, turuncuya en çok yakışan varlıktılar.

“pembeliiii! çemberin niye elinde değil senin! olmuyoooorr!”


sonra onlar gene çocuktular. başlarına geleceklerden habersiz, “bizim bayramımız” diyerekten, gönüllü ponponculuğa soyunmuş insandılar. çığlıklardan sonra anladılar. ve bir daha hiç unutmadılar. onlar için yapılan her şey gene onların azarlanmasına, aşağılanmasına sebep olacaktır. esas olan törenlerde yer alabilmek uğruna boyun eğip susmaktır. hiç ama hiç unutmadılar. yaşamları boyunca bu kuralı uyguladılar.


gün 23 nisan. ama daha bir ay önce. bir nevroz gününde.


çocuktular. ataerkil toplumun, askere (kimin askeri olduğunun ne önemi var!) , şehadete-ölüme pek meraklı halleri sayesinde ellerine silahlar tutuşturulanlardılar. “feodal kesimin feodal karesi” değil bu. hatırlanmalıydılar. “büyümüş mü benim oğlum” diyerek çocuğunun elinden tutup, oyuncak dükkanından istediği silahı, boncuk “mermi”leriyle alan, alabildiğine modern babalar da vardı sonuçta. yüzündeki puşi fuzuli bu fotoğrafta. zira hak isteyeni de, engelleyeni de mesele çocuklara gelince aynı kalıptan çıkma.







gün 23 nisan. ama daha 2 ay önce...

orada değildim ama bir resim kalmış aklımda. hani anlatılır türden de değil. iliştirmeliyim şuraya:

















onlar da çocuktular. inanılır, inanılmaz önemli değil. bir tercih meselesi de değil gerçi bu. polis amcalarının orantılı şiddetine maruz kaldılar. sevilmeyen halkın, sevilmeyen partisinin, haz duyulmayan mitinginde yaşanınca tüm bunlar, çok çabuk unutuldular. yerden kalkmak için güç bulamayan yahut yerdekileri bir türlü ayağa kaldıramayanlar oldular.


gün 23 nisan.
ha bir de evrensel ya bu bayram.
ama daha ocak ayı başında...

televizyon ekranında bir kız. annesi yok, babası yok, kardeşi yok. çünkü hepsi savaşın “one minute”lu yüzüne değil de füzeli, kurşunlu, kanlı yüzüne maruz kalmış. “bir dakika” dahi diyememişler. söz hakları olmamış. katledilmiş tüm ailesi bir günde. onun öncesinde de açtılar zaten, açıktaydılar. şimdi de boş midesi. ama artık şu hayatta bir kendi, bir de yıkık evi var. herkes biliyor oysa: o da çocuk... geleceği kayıp, geleceği buruk...


gün 23 nisan.
ama daha geçen yaz.

her çocuk dinini, aklını başına almadan, düşünüp yolunu bulmadan önce apar topar öğrenmeliydi. öğrenmeliydi ki bir daha hiç unutmasın, hiç sorgulamasın, niye’leri olmasın. işte bu sebeple üflesen yıkılacak bir binaya aileleri çocuklarını göndermişti, dinlerini öğrenmeleri için. ve olması gereken -yani gayet normal bir şey- oldu. bina yıkıldı. işte o yaz sonuç: çocuklar ve enkaz. hangi akla hizmet oradan canlı dönecekleri düşünüldü çocukların? kimse bilemedi. aileleri “kader kurbanı” dediler ölen çocukları için. ağlayanlar oldu aralarından. sadece “niye” demediler, bir durup. çünkü onlar da çocuklarını geçirmek istedikleri tek tip yolun yolcusuydular. aradaki fark, daha uzun sürmüş olan ömürleriydi.

gün 23 nisan.
ama daha 2 yıl önce.
bir çocuk: dilara. çıkarılmadı düştüğü kuyudan. çıkarılsa belki sağ salim, o da şimdi törenlere katılacak, nice azarlar duyacaktı. ama bu bile yaşanmadı kısacık ömründe. çünkü o, yolda yürürken düşmüştü. ne var dimi bunda? çocuk bu, düşe kalka. büyümek budur zaten hayat yolunda. lakin öyle değil. çünkü dilara’nın düştüğü yer çok derindi. çünkü hem yere hem karşısına aynı anda bakarak yürümesi gerektiğini, henüz öğrenememişti. “kaza kurbanı” olduğu söylendi. yol yapım çalışması nedeniyle çukuru açan abileri, açılan her çukurun, o yoldan “insan” geçeceği için kapanması gerektiğini düşünememişti. dilara gitti, kalan sağlar bizimdi.



işte böyle öle yaşaya... azarlaya, pohpohlaya...
daha çoook gerilere de gidilir gerekirse zaman makinesinde.
dilendirilenler de, organları alınanlar da, taş atıp kaçamayanlar da... ve daha pek çokları da hesaba katılırsa bayram değil de yas gerekir insanlara. bu yüzden şimdilik ben durdurmalıyım beni. ve son vermeliyim gerçek olanlara.


Not/kulağımdaki şarkı:
"23 nisaann kutluuu olsuuun! sevinin küçükleeeer, övününüüüün büyükler. 23 nisan kutlu olsuuuun!"

28 Mart 2009 Cumartesi

"mor bir hüzün", sanki...

yüzünde adını bilmediği yaratıklar dolaşıyor sanki, hep kapkara hissediyor, bir başkasının gözlerine bakamıyor. bu yağmur, çok kaypak yağıyor sanki. bedenini kirletiyor, tat aldırmıyor. gökyüzüne bakmaya üşeniyor sanki, rengini gerçekten bilmiyor. gökyüzünü bilmiyorsa eğer kendini de bilmiyor bir bakıma. coğrafyası kötü, yağmurlu vakitlerde ne renk olurdu gökyüzü, onu bile hatırlayamıyor.

her tarafta arabalar... bangır bangır geliyorlar... ‘harekete geç’en, ‘fark’ı olan, ‘büyük düşün’en... her yerde arabalar var ve onlar kendilerini hep, en iyi zannediyorlar. salt onlar değil, onların peşindeki insanlar da bir kendini görüyor. kulaklarını zedeliyor onun, bir arabası olursa bir gün hoparlörü olmayacak kendini anlatacağı, söz veriyor.

uzak... yollar, hep uzak yerlere varıyor. biteceği yer gözükmüyor, kararıyor, yer gök hep belirsizlik vaat ediyor, kararsızlığı bundan. insanların gözlerinden çıkarım yapmayı beceremiyor. güven duygusu nereye gitti, merak ediyor.

kalbi kaç parçaya ayrılmış, hangi parça nereye esir, ne zaman bütünleşecekler, bir planları var mı geleceğe dair, hep mi böyle yalnız olacak, konuşurken kelimeleri sakınan, yüksek sesli kahkahaları sayesinde hala yaşıyormuş gibi görünen, oysa içi çok sessiz, çok durgun, çok yorgun olan... hep böyle mi kalacak? daimi merakı bu.

reset. tek tuş ve yok et ve sonra yeniden. gayrı milli ama esaslı bir tuş bu. en çok ona ihtiyaç duyuyor. bassın ve tek kendi değil, tüm canlılar onunla beraber yeniden başlasın geçmişi olmadan, hırslarından arınmış, dogmatiklikten uzak, özgür ve inançsız... “eğer biri kapılırsa yalanlara ve nefrete ben gider durdurum onları” diyor. yanılıyor. geçmişi silinmişken, onlardan bir farkı olmayacak. göremiyor.

onlar... onlar kim sahi? öteleyen ve kibirlenen başkaları değil de kendi mi? neye göre yapıyor bu ayrımı? tüm o birleştirici ilkeleri, neden bu meseleye gelince yerle bir oluyor? ‘onlar’ı ve ‘kendisi’ni kim yaratıyor? onlar, öfkeli ve kibirli, ve öteleyen, düşüncesiz, inceliklerden yoksun, onlar elleri titremeyenler, onlar çok övünenler, onlar sevgileri öylesine yaşayanlar, ölümlere ağlayıp unutanlar, geçmişe takılmayanlar, gecelere mutlak anlamlar yüklemeyenler, çok fazla irdelemeyen belki bu yüzden rahat yaşayanlar... onlar...
onlar, onu bu ayrıma zorlayanlar. peki ya kendisi? kaçanlar mı? karanlığın üstüne gidenler? ‘tutunamayanlar’? kendisi hangi cehennemde? özellikle ‘onlar’ın gözünce?

küfrediyor. tüm ayrımları yakıyor gene, başa dönüyor. ‘biz’ olursak bir gün, diye o günü hayal ediyor.

yüzünde boşluklara sarılmanın izleri, yüzünde birden çok düşüncenin eseri; ne kötü, ne iyi...
yağmur bir dursa rahatlayacağı, bildiklerinden biri.
çok uğursuz yağıyor sanki, şiirler önüne çıkıp geçmişi sormaya kalkışabiliyor.
bitmeli artık sanki. yağmur, yüreğinin kıvrımlarından vazgeçip, mazgallarda bitirmeli seyahatini.


26 Mart 2009

08 Mart 2009 Pazar

Gülten Akın



dünya,
nedir onlardaki yansın
demir mi, ateş mi, belki cehennem
pervaneler işte,
renkli camlara
çarpa çarpa hayal kanatlarını
tükenen kadınlar

Gülten Akın


daha güzeli var mıydı, bilmem. estetik miydi ona bağlayan, o satırlardaki yaşanmışlık mı? neydi? mümkünü yok bilemem. ölecek o, onu biliyorum yalnız. bir 8 mart günü nasıl da geldi bu uğursuz konu aklıma bilmiyorum ama, hazır Yusuf Hayaloğlu da ölmüşken, medyanın ölünce insanları nasıl yaldızlayıp magazin programlarına sunduğunu görmüşken, işte bu yüzden, daha o ölmeden iki kelime düşmeliyim ben buraya.

kadın deyince birileri ve şair, o geliyor çünkü benim aklıma. onun ağıtları, türküleri, bu ülkenin edebiyatına hediye ettiği inci satırları geliyor. hediyeler kabul görmez her zaman. inci de olsa, alın terini de akıtsa. hediyeler kabul görmeyebilir ülkelerde, söz gelimi, edebiyat kitaplarında tek bir satırın, adın bulunmayabilir hala. “kadınlardan yazar olmaz, kadınlardan hiçbir şey olmaz, olursa biz olmayız” korkularına sığınmış erkeklerce hazırlanır çünkü o kitaplar. çünkü o kitaplar bize okutulmak içindir, 180 soruya sığmayacaktır kadınlar, sığarsa eğer dedik ya, gelecek bize emanet ya gençlik olarak, o gelecekte o erkeklere yer kalmayacaktır. bunun korkusudur hepsi.

bu yüzden, onu almayacaklar asla kitaplarına. bu yüzden onu, anmayacaklar bugüne dair kutlamalarda, andıkları hep kendi kadınları olacak. yemeklerini hazır edip ses etmeyen, susup kaderine gömülen. gülten akın ve diğerleri onlara hep ağır ve uzak bir hikaye olarak kalacak, sancılı ve varlıklarına tuzak bir isim.

ben çok gezindim sözcüklerinde Akın’ın, tadını buldum onda şiirin, kadının adını buldum. o giderse eğer bu dünyadan, Hayaloğlu kadar olmasa da verecekler mutlaka haber köşelerinde, "gitti şairimiz" diye, tek kadın yazarı Halide Edip Adıvar sananlar anlayamayacaklar elbette olan biteni, “vah vah ölmüş” dendiğiyle kalınacak. niye duymadık bugüne kadar demeyecek kimse, fazla trajedikleştirilirse haber muhakkak bir kaç damla gözyaşı akıtılacak. ama olan biten bu kadar olacak.

o benim ablam, teyzem. nasıl hissedersem o yakınlıkta. o benim geçen senem, kara senem. yatmadan önce karanlıkta okumaya çalıştığım sayfaları kitaplarının, uykuya çeyrek kala gözyaşlarım. o benim izlerim, “kuş uçsa gölge kalır”larım.


tükenmemişse içindeki mücadele isteği uzun yıllar olsun ona.
ama korku taşıyan adamlarsa çekilsinler artık köşelerine. onları savuran bir güç olsun kadın kalbinden gelecek, fizik mi ruh mu karmaşasına çözüm getirecek. “kadının adı yok” dedirtmeyecek bir güç olsun. bir kadın olarak, değer bulmak için illa ki kurtuluş savaşını örgütlemek gerekmiyor. bir de ayakta kalma savaşı var bu ülkenin, hatırlanırsa eğer. eğer hatırlanmazsa gerideki savaşın niye kazanıldığı anlaşılamayacağı gibi yeni savaşlar da doğacak ve bu topraklar bu kısır döngüyü kaldırmayacak. Gülten Akın’lar doğmayacak.


Küçük, küçücük bir kızken
Unutacak mısın yüreğim
Bir kurdele bir pabuç yüzünden
Unutacak mısın yüreğim

Şimdi de onulmaz korkundur
Evde ekmeğin tükenmesi
Un biter, ekmek biter, gelsin ödünçler
Unutacak mısın yüreğim

Başın dönerdi sabahları
Her atılan bomba bir parça
Yiyecek alır giderdi
İkinci Dünya Savaşı sırtından geçti
Unutacak mısın yüreğim

Birçokları kahraman oldular
Büyük oldu adları
Kara binitleri sırtından geçti
Unutacak mısın yüreğim

Şimdi çocukları doyurup giydirdikçe
Parklara, çarşılara götürdüğünde
Kendini, kendi çocukluğunu
Unutacak mısın yüreğim

Dünya uçurtmayla balonken
Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri
Sana zehir zindan edenleri
Bağışlayacak mısın

Sen, senin adına bağışlayabilirsin
O zaman
Ottan ve açlıktan ve bilcümle haşereden
Cümle dertten hastalıktan
Ölenler ve kalanlar seni bağışlamayacaklar
Duyuyor musun yüreğim

Unutma sakın unutma
Bağışlama sakın
Sakın düşmanını sevme, sakın susma
Bekle büyük kavgayı bekle
Anlıyor musun yüreğim!
Gülten Akın

28 Şubat 2009 Cumartesi

durum tahlili




bir zamanlar güldüğünü anımsar da
yoğurur hüznün çamurunu avuçlarında
Özdemir Asaf


ne yaptığın fark etmez.
ya hızlıca gidiyorsundur varman gereken yere, tam vaktinde.
yada her gün içinde bulunduğun odada keşfetmediğin neler var öğrenmeye çalışıyorsundur, boş yere.
hiç bir amacın yoktur. durumu en güzel anlatan kelime, “öylesine”.
şiirler yetmiyordur, kesinlikle. yazamıyorsundur da okunmaya değecek tek kelime.
“dar heji roke” günleridir, “xem revînokê” en doğru cümledir.
yeni bir dil istiyorsundur. hiç konuşulmamış belki. bilinen dillerde hiç anlaşılmamışsın gibi gelir, dinlerde de...
her şiirde kendinden bir parça bulup, vazgeçiyorsundur. her şarkı yavandır biraz.

sebebini bilmemektendir tüm bunlar. nedenini ve nasılını bilmek istediklerinin, hiçbir parçasına ulaşamamandandır.
böyle vakitlerde yapılabilecek en iyi şey tahminimce, susmaktır.
elden başka birşey gelmediğinden en iyisi, boylu boyunca uzanıp küçük ölümler yaratmaktır.

Önceki Kayıtlar